22 Kasım 2014 Cumartesi

Ehl-i Siyaset Acilen Risalelerin Neşrine Müsaade Etmeli!

İnsan sevdiği şeyi çok söyler

13 Kasım 2011, 16:01
İnsan sevdiği şeyi çok söyler
Selim Gündüzalp
 Bir kararda hiç kalmaz gönüller. 
Günler sular gibi akar geçer. 
İnsan sevdiği şeyi çok söyler. 
Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasûlallah…


Küçük küçük noktalar halinde düşüyor hayatımıza her şey. 
Küçük küçük taneler halinde düştüğü gibi rahmetin. 
Işık, bir küçük delikten sızıp kitabın üzerindeki satırları okuttuğu gibi. 
İlham da böyle bir şey. Saatlerce, günlerce bekliyorsunuz kapınızı çalsın diye, içinize bir nur, bir ışık dolsun diye. Gelen yok… O an kapınızı çalan yok.
Beklemeye devam ediyorsanız, gelen oluyor, kapınız çalınıyor. Umduğu yerden eli boş dönmüyor insan. 
En küçük bir şeyden alınıp kırılıveriyor bazen insan. Gönlün madeni bu kadar yufka işte. 
Oysa nice küçük şeylerden yeni yeni ümitler yeşertiyor Yaratan. Kendine ne kadar güvenir ve bir şeyler yapabilirim vehmine kapılırsa insan, sular o kadar yokuşa doğru zorlanıyor o zaman.
Kolayı varken, kadere teslim olmak varken, pusulayı şaşırıyoruz bazen. Allah ile her şey kolay. Allah’tan uzak her şey, her yer tuzak. 
Yaratıldığı gün insan, elinde ne vardı ki sermaye olarak acizliğinden, fakirliğinden başka? Ah, bunu bir anlayabilsek, hiçbir şeyimizin olmadığı anlarda, her şeyimizin tükendiği zamanlarda, ne kadar da güçlü olduğumuzu bir anlayabilsek…
Hayal edelim…
Bir hayal edelim…
Çölde tek başına bir insan…
Evet, Allah’a inanıyorsa o insan, yalnız değildir hiçbir zaman. Güç, kuvvet namına ne varsa Rahman’a ait olan, bütün o güzel isimler ve sıfatlar onunladır o an. 
Ha çölde, ha şehirde… Kalabalıklar arasında da böyle değil midir insan? İlle de bir çölün ortasında mı olmalı ya da bir gölün, bir kayıkla bir denizin içinde mi kalmalı? 
Her yerde bilindiğini bilse, görüldüğünü bilse, duâlarına cevap verildiğini ve hiçbir zaman, hiçbir yerde yalnız bırakılmadığını bilse ve buna inansa ve bunu derinden derine yaşasa insan, yalnızlıktan kurtulacak, gerçek huzuru ve mutluluğu yakalayacak. 
Ne kadar büyük bir sermayedir bu. Bile bile kaybederiz. Kaçar gider böyle nice umutlar, nice günler, nice fırsatlar. Nice küçük küçük kapımızı tıkırdatan, ruhumuza mesajlar getiren haberciler geçer gider böyle.
Meselâ…
Bir yaprak dokunur omuzunuza. O kadar hoş bir rengi vardır ki, elinize alıp okşamanız gerekirken, geçer gidersiniz. Alsanız, tutsanız, şöyle bir çevirip baksanız, damarlarına varana kadar bir inceleseniz, Allah için birkaç dakika bakabilseniz, ne kaybedeceksiniz?
Belki neler neler geçecek eline. Rahman’dan bir armağan bileceksin o yaprağı. O yaprak, omuzuna dokunan İlâhî bir mesajı olacak bir mevsimin. “Gidiyorum, ama yerime gelen yeniler var” diye kalbin kulağına fısıldayacak belki de. Yaprak öyle diyor, meyve öyle diyor, gün öyle diyor, ağaç öyle diyor, güneş de öyle diyor. Öyle bir gidiş ki, bir yaprakla kendini gösteriyor ve ardından yaprak yaprak sayfalar çevriliyor. Kâinatın, dünyanın, insanın ömür sayfaları bir bir çevriliyor. Düşen düşene... Açılıp kapanan sayfalar birbiri ardı sıra… Giden gidene… Geçen geçene… 
Anlıyoruz ki, bizi götüren, getiren var. Burada daha fazla kalmamıza müsaade etmeyen biri var. Ama madem şu anda buradayız, dünyadayız, ne yapmalıyız, onu da bildiren yine O (cc). Peygamberiyle, kitabıyla bildiriyor yapmamız gerekeni. Şu coşkun rahmete, şu baskın şefkate bir bakın hele. O rahmet bazen bir ağacın yaprağıyla dokunuyor omuzunuza. Ne demek istediğini anlayan nerede?
Şu küçük insan, bu koca kâinatın içerisinde adeta kendi kendini küçülten bu insancık, işte bu mesajı alamıyor bazen, duyamıyor bazen. Gözler nereye kilitlenmişse kilitlenmiş, kulaklar nereye odaklanmışsa odaklanmış. Önemli olanı görmüyor, duyamıyor bazen insan.
Hâlbuki yapmamız gereken görevden daha önemli ne var ki? Ne var ki Allah aşkına? Şu mevsimde, ağaçların büründüğü şekle bakın. Giyinmeleri gibi, soyunmaları da ne kadar harika, ne kadar da hoş, değil mi? Hangi ressamın fırçasından çıkabilir bu kadar harika renkler ve desenler? Nerde çocuklar, nerede o hayran bakışlı dostlar, o küçük dostlar?
‘Maşallah’ diyen dudaklar nerede? Hayretle bakıp ‘Sübhanallah’ diyen gözler nerede? ‘Barekâllah’, ‘Allahuekber’, ‘Elhamdülillah’ diyen diller nerede? O küçücük et parçası nerelerde? Ne yapıyor? Nelerle meşgul?
Çocukların, torunların o temiz dilleri, gözleri ve gönülleriyle sonbaharı uğurlamaya, ism-i Evvel’in mesajını beraber okumaya ne dersiniz?
Kurban da geldi geçti. Bir bayram daha var mı acaba ömrümüzde? Bakalım, görebilecek miyiz, yetişebilecek miyiz bir dahaki bayrama.
Bir Allah dostuna sorarlar:
“Bayram ne zaman?” diye.
O da cevap verir:
“Günah işlemediğim her gün benim için bir bayramdır.”
Bir günü, günahsız geçirmenin, Allah’a itaatle geçirmenin, Allah’ın yarattığı eserlerin üzerinde tefekkürle, düşünerek geçirmenin mükâfatı bu. Bir daha kavuşamayacağınızı zannettiğiniz bayramın her gün önünüzde bir fırsat olarak durduğunu ne de güzel anlatır.

“Bayramım imdi bayramım imdi
Dost ile bayram ederler şimdi”

Hamdüsenalar olsun. Evet, hamdüsenalar olsun. O küçük kıpırtılardan, tıpırtılardan, hatta ve hatta mırıltılardan, şırıltılardan gelen mesajlara bile. Kâinatın bin bir renkli ve ahenkli seslerinden, sergilendiği renklerinden dolayı da Rabbimize hamd olsun. Her şey bizim için. İnsan şükür ve tefekkür için. Tefekkür, teşekkür için. 
Ve bir küçük nokta daha var. Ama siz onu büyütebilirsiniz. O ne mi? O hepimizi çevreleyen, kucaklayan, yeniden hayata bakabileceğimiz bir penceredir.
Ne varsa üzerinde her şeyi çıkar, bırak. Her şeyin çıkarılacağı, soyulacağı günkü gibi ol. ‘Hiçbir şey benim değil’ diyerek bak hayatına. O zaman nelerin sana verildiğini, nelerle kuşatıldığını, gözünle buluşan ışıkla, kulaklarına gelen sesle, yüzünü okşayan rüzgârla ve bir anne şefkati gibi üzerine eğilen bu koskoca kâinatla, kimin merhametiyle, kimin şefkatiyle terbiye edildiğini, gözetildiğini, kuşatıldığını ve hayatının bir anının bile ne kadar büyük değerde olduğunu o zaman anlayacaksın işte… 
Bir pencere açıp kendi hayatımıza oradan bakmak. Meraklı bir gözle küçücük bir camdan kendi hayatımıza bakmak…
Ne yapıyoruz? Meselâ oturduğumuz odada ne yapmaktayız? Soralım kendimize. Şu anda ölüm gelse, ne yapardık, ne yapmak isterdik? Mademki dakikalar, saniyeler sayılı, ömür sermayesinden başka mademki hiçbir şey yok elimizde, son nefeste, son demde ne yapmamız gerekiyorsa, o vaziyette olmamız gerekmez mi? 
Öyleyse bir kitap açmanın, bir fikre odaklanmanın, ince bir tefekküre dalmanın tam zamanı... 
Her şeyden önce bir niyetle, ince bir niyetle ve düşünceyle kurtuluşu başlar insanın. Her amelin, her adımın arkasında bir mânâ, bir niyet, bir ruh vardır. O ruh çekildiyse, o niyet yoksa, o mânâ kaybolduysa hayatımızda, ruhsuzluk orda başlıyor işte. Baksa da göremiyor, tatsa da zevk alamıyor. Gittiği yol ve yön o kadar da önemli olmuyor insan için. 
İşte o zaman çöl ortasında yalnız başına kalakalıyor, kalabalıklar içinde bir yalnız insan oluveriyoruz. Oysa bu dahi bir fırsat, bir imkân. ‘Hiçbir şey benim değil’ diyene, ‘her şey senin için’ diye sesleniliyor, her şey onun emrine veriliyor. Bunu diyebilmek, bunu söyleyebilmektir hüner. Bu noktaya gelebilmek de, ayrı bir hüner.
Nasıl mı?
Uçurumdan aşağıya bakmak gibi, zirvelerden, en diplere korkmadan, bakmak gibi bir şey bu. 
Bakmaktan korkan kim? Nefsin. 
Sudaki görüntüsüne bakıp korkan ve ona havlayan köpek gibi. Nefsine bak, içine dal. Oradan yeni bir hayat çıkar, öyle yürü hayatın içine. 
Hiçbir şey senin değil. Hiçbir şey senin de olmayacak zaten. Madem öyle, sana hayatı veren, seni hayatın içinde yaşatıp üzerinde tasarruf eden kudretin hâkimiyetini düşün, müsterih ol.
Üstadımızın o nefis ifadesiyle:
“Mânen sevdiğin ve alâkadar olduğun ve perişaniyetinden müteessir olduğun ve ıslâh edemediğin şu kâinat, bir Kadîr-i Rahîmin mülküdür. Mülkü sahibine teslim et. Ona bırak; cefâsını değil, safâsını çek.” (Mektubat, 219) 
Mülk dediysek, hayatımıza ait her şey de O'nun. Ayağımızı bastığımız yer de O'nun, baktığımız, gördüğümüz her şey de O'nun.
Bir gece kaldıkları en lüks otelde bile ödediği paraya yazık olmasın diye nasıl yaşıyor insanlar… Sonra dönüp oradaki hatıralarını ballandıra ballandıra nasıl da anlatıyorlar…
Allah aşkına, yaşadığımız şu dünya kaç yıldızlı otel? Niye buradaki manzaralar, yaşadıklarımız, tattıklarımız, içtiğimiz o bir bardak süt, bir yudum su, niye daha kıymetli olmuyor ki nazarımızda? Hangi yıldız, kaç yıldız yakışır bu dünyaya? Buradaki konfor nerede var, neyle kıyaslanır? 
Evet, hayat parasını ödemediğimiz için ucuz geliyor her halde. Parasını verseydik, bir bedel ödeseydik meselâ, hiç de böyle hoyratça yaşayamazdık her halde. Hayatın bedeli ebedî âlemde çıkacak karşımıza. Aslında her gün ödemeye çalıştığımız bir bedel var, ama farkında mıyız? 
Bir gün az şey midir sizce insan hayatında? Bir koca kâinat çalışıyor bizim için hiç durmadan. Bilelim ki, bu hayat, bu dünya, yaşanmasın nefsimiz için.
Bu hayat kimin için?
Bu hayat O’nun için, onu veren için yaşansın diye.
«««
İnsan sevdiği şeyi çok söyler.
Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasûlallah…

Bu içeriğe yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
    HAVA DURUMU
    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
    Sizce Depremler ve Diğer Felaketler bir "İlahi İkaz mıdır?"

    NAMAZ VAKİTLERİ
    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
    EN ÇOK OKUNANLAR
    BUGÜN
    BU HAFTA
    BU AY
    EN ÇOK YORUMLANANLAR
    BUGÜN
    BU HAFTA
    BU AY
    KARİKATÜR
    SENDE YAZ
    Ziyaretçi Defteri
    Ziyaretçi Defteri

    Siz de yazmak istemez misiniz?

    Ziyaretçi Defteri
    ARŞİV